EN GÜZEL AŞKIM 2

evim evim güzel evimi 1
“İnsanın evi, onun kalesidir.”
Sir Edvvard Coke
Bir yanda büyük şehirde doğup büyüyen ve haliyle ailesi-
nin yanında yaşayanlarımız. Ki bunların bir kısmı otuzlarına
gelip maddi özgürlüklerine kavuştuklarında, aileleriyle yap-
tıkları kavga-dövüşten zaferle çıkıp kendi evlerini tutuyor-
lar.
Diğer yanda da okumak için büyük şehre gelen, başlangıç-
ta kız arkadaşlarla ortak ev paylaşanlarımız. Tabii bu kesim
genelde okuldan sonra aynı şehirde yaşamaya devam edip, so-
nunda kendi evlerine geçiyorlar.
Sonuçta genel olarak bir “tek başına” yaşama eğilimi var.
*
Evlerimiz nasıl mekanlar?
Tipik özellikleri var mı?
Evet, hem de çok.
Bazılarımızın eşyalan anne-babaların yazlık evlerinden te-
min edilmiştir. Zevkine göre sıfırdan bir ev dekore edenler de
vardır ama sayıları çok değildir. Bu pek akıl kârı görülmez,
çünkü evlenince her şey yeniden alınmak zorunda kalınaca-
ğından ölü yatırımdır.
Her ev, iğnesinden ipliğine, arkadaşlarla ev muhabbetleri-
ne göre düzenlenmiştir.
Buzdolaplarında diet cola, tost ekmeği, çeşit çeşit peynir,
şarap, rakı ve bira olmazsa olmazlardandır.30 Mumlu Pasta
Sehpaların üzerinde de mum ve tütsüler.
Her evde tabu, scrabble, pictionnary gibi oyunlardan birer
demet mutlaka bulunur. DVD film stoğunu da unutmamalı
tabii.
Anne evlerinden farklı olarak gelen gidene sofralar kuru-
lup yemekler yapılmaz. En tercih edilen ikramlar içki yanına
sunulan aperitiflerdir.
Peynir tabaklan, kuruyemişler, mısır ve patates cipsleri ile
çikolatalar bu sehpa sofralarının vazgeçilmez ikramlarıdır. Ta-
bii ufak tefek kanepeleri de unutmamak lazım. Sonuçta kimse-
nin hamaratlık yapacak zamanı yoktur, vakti olsa da -ilginçtir-
çoğunluk “hamarat kadın” görüntüsü vermek istememektedir.
Hadi bu görüntüyü vermek istedi, diyelim. Özel bir misa-
fir gelecek ve haliyle yemeğe özenilecek.
işte böyle zamanlarda, hemen sağdan soldan tarifler araştı-
rılır ve sonunda bir yemekte karar kılınır. Yok kişniş tozuy-
muş, yok zencefil tozuymuş… Ucubik ucubik ne baharatlar,
ne soslar varsa günlerce araştırılır durulur. İşten mümkünse
biraz erken kaçılıp eve koşulur… Bir telâşla mutfağa girilir,
malzemeler tezgâha serilir… Verilen küçük çapta bir savaştan
sonra -çok büyük ihtimalle- yemeğin ya şekli bozuk olur, ya
da lezzeti eksik…
İşin ilginç yanı herkes çok iyi bilir ki, bir tarif ilk defa misafi-
re denenmemelidir. İyi de önceden test yapacak vakit yoktur ki!
Eskiler için en belâ iş olan “ütü” eve temizliğe gelen kadı-
na yıkıldığından, günümüz bekâr kadının kâbusu “salata”
yapmaktır. Top salatanın yapraklarını soymak, bunları teker
teker akan suyun altında yıkamak, sonra da ince ince doğra-
mak o kadar zahmetlidir ki… Bu yüzden, genelde her alışve-
rişte mutlaka alınan top salataların kaderi buzdolabında çürü-Banu özdemir
13
meye terk edilmektir. Tâ ki, yine eve temizliğe gelen kadın
duruma el koyup, buzdolabını toparlayana kadar.
Mutfaklarda on iki kişilik tabak-çanak, çatal-bıçak, bardak
takımları görmek de çok zordur. Eve gelen konuklara ikram-
lar farklı tip ve boylardaki tabak çanaklarla yapılır. Hiçbir ko-
nuk da bu durumu “esefle” karşılayıp, sonradan dedikodusu-
nu yapmaz. Çünkü kendisi de ikramlarını benzer şekilde yap-
maktadır.
Otuzlarındaki biz bekâr kadınların yatak odaları da çoğun-
lukla birbirine benzer.
Arkadan toplayan yoksa yatak mutlaka dağınık bırakılmış-
tır. Akşam nasıl olsa tekrar yatılacaktır. Dağınıklık bu yüzden
hiç rahatsız etmez. Yatak mutlaka çift kişiliktir. Ama üzerinde
annelerimizin örtmeye alışık olduğu türden örtüler kesinlikle
yoktur. Şık desenli nevresim takımları neyimize yetmiyordur
ki?
Yatak odalarının olmazsa olmazları mumlar, kitaplar ve
seksi iç çamaşırlanyla tıka basa dolu çekmecelerdir. Televiz-
yon bekâr bir kadının yatak odasına genelde giremez. Yatak
odasında yapılabilecek, televizyon seyretmekten daha çekici
başka işler vardır.
Peki bekâr bir kadın yatağa nasıl girer? Gecelikle mi? Elbet-
te seksi birkaç gecelik çekmecede mutlaka bulunur ancak sev-
gili olmadığı günlerde pek giyilmez. Tercih genelde ayaktaki
tweety\i pufuduk terliklerden kurtulup, rengârenk yün çoraplar
ve ev kıyafeti olan eşofmanlarla yatağa sürüklenmektir.
Tabii kalp veya küçük ayıcık desenli pijamalar da tercih
konusudur ancak eve gelir gelmez alınan duştan sonra giyil-
mek kaydıyla. Aksi takdirde yatağa girmeden önce üzerinde-

284 views

GOOGLE GELEN ARANMALAR:

KALBİMDESİN 1

KALBİMDESİN  1

Philip’in yüz ifadesinden ııc kadar sıkıldığı belli olu-
yordu. “Kıza birkaç dakikamı ayırır, sonra da onu gönderi-
rim. Müzik diploması olan birine göre uygun bir pozisyo-
numuz yok. Olsaydı bile Lauren Danncr’ı işe almazdım.
1 layatımda onun kadar sinir bozucu, terbiyesiz, görgüsüz
ve gösterişsiz bir çocuk görmedim. Dokuz yaşlarında tom-
bul, çilli bir çocuktu ve sanki bir kez olsun doğru düzgün
taranmamış gibi görünen karmakarışık kızıl saçları vardı.
Kemik çerçeveli çirkin gözlükler takardı ve Tanrı şahidim
olsun ki o çocuk bize tepeden bakardı…”
Philip Whitworth’ıın sekreteri karşısında oturan, üze-
rinde deniz mavisi yepyeni bir takım ve beyaz bir gömlek
olan genç kadına baktı. Kadının bal rengi saçları zarif bir
topuz şeklinde toplanmıştı, kulaklarının kenarlarından ta-
şan saç telleri yüzünün kusursuz ve göz alıcı güzelliğini
çerçeveliyordu. Elmacık kemikleri lıafıf çıkık, bıınıu kü-
çük, çenesi yuvarlaktı ama en dikkat çekici yanı gözleriydi.
Kaşlarının hemen altında kıvrılan upuzun kirpikleri şaşır-
tıcı bir şekilde ışıldayan turkuvaz mavisi gözlerini daha da
cezbcdici kılıyordu.
Gözlerini kadının üzerine dikmemeye özen göstererek,
“Bay Wlııt\vorth birkaç dakika içinde sizinle görüşecek.”
dedi sekreter kibarca.
Lauren Danner okuyor gibi yaptığı dergiden kafası-
nı kaldırıp gülümsedi. “Teşekkür ederim,” dedi ve sonra
bakışlarını tekrar dergiye çevirerek Philip Whitwortlı ile
yüz yüze görüşecek olmasının yarattığı gerginliği kontrol
etmeye çalıştı.
Wlıitworth ailesi -hizmetçileri dc dahil olmak üzere -
Cîrosse Pointc’dcki evlerinde Lauren ve annesine küçiim-
8scrccsinc davranmış, dahası orada geçirdiği iki koca gün
on dört yıl boyunca Lauren’ın zihninden silinmemişti…
Sekreterin masasındaki telefonun çalmasıyla Lauren’ın
sinir sistemine ani bir şok dalgası yayıldı. Çaresizce bu
imkânsız çıkmaza nasıl düştüğünü düşünüyordu. Baba-
sının Philip Whitworth’ıı arayacağını önceden bilseydi,
onu vazgeçirebilirdi. Ama o bu konuda herhangi bir şey
bilmezken, babası Whitworth’la iletişime geçmiş ve bu
görüşme ayarlanmıştı. Karşı çıkmayı denediğinde ise ba-
bası sakin bir şekilde Philip Wlıitworth’un onlara bir iyilik
borçlu olduğunu dile getirmiş ve Lauren’ın Detroit’e git-
memek için mantıklı bir neden sunmadıkça randevusuna
uyması gerektiğini söylemişti.
Laurcn okumadığı dergiyi sehpanın üstüne bırakıp içi-
ni çekti. Elbette, Whitworthlar’ın on dört sene önce nasıl
davrandıklarını babasına anlatabilirdi. Fakat şu sıralar baba-
sının asıl önemsediği konu paraydı ve parasının olmayışı
solgun yüzünde zorlukların getirdiği çizgilerin belirme-
sine neden olmuştu. Kısa bir şiire önce Missoııri vergi
mükellefleri ekonomik durgunluğun pençesine düşmüş
ve son derece ihtiyaç duyulan okul vergisi artışı aleyhin-
de oy kullanmışlardı. Bunun sonucunda Lauren’ın babası
da dahil olmak üzere binlerce öğretmenin işine son ve-
rilmişti. Babası iş bulmak umuduyla gittiği bir başka so-
nuçsuz geziden eve döndükten üç ay sonra bu kez Kansas
City’yc gitmek üzereydi. Evrak çantasını masanın üstüne
koyup Laurcn ve onun iivey annesine üzgün bir şekilde
gülümsemişti. “Bugünlerde eski bir öğretmenin hademe
olarak çalışabileceğini hiç sanmıyorum,” demişti bitkin ve
tuhaf bir biçimde solgun görünürken. Sol kolunun yan ta-
rafına doğru dalgın bir şekilde masaj yaparken, “Belki de
9böylesi dalıa iyi, çünkü kendimi süpürge itebilecek kadar
güçlü hissetmiyorum,” diye ümitsizce eklemiş ve birden-
bire şiddetli bir kalp krizinin kurbanı olarak oracıkta yere
yığılmıştı.
Babası şu an iyileşiyor olsa da o an Lauren’ın hayatını
tamamen değiştirmişti… Laurcn içten içe hayır diyerek bu
sözlerini düzeltti, hayatını değiştirmek üzere olan kendi-
siydi. Yıllarca hiç ara vermeden çalışıp zorlu piyano eg-
zersizleri yaptıktan ve müzik bölümü yüksek lisans dip-
lomasını aldıktan sonra başarılı bir konser piyanisti olmak
için gereken hırsın ve fedakârlığın kendisinde olmadığına
karar vermişti. Annesinin müziğe olan yatkınlığını almıştı,
sanata karşı bitmek tükenmek bilmeyen bağlılığını değil.
Laurcn hayattan müzikten fazlasını istiyordu. Bir bakı-
ma, müziğin ona verdiği şeyler kadar ondan alıp götür-
düğü şeyler de olmuştu. Okula gitmek, ders çalışmak,
prova yapmak ve eğitim masraflarını karşılamak için ça-
lışırken hayatın tadını çıkarmaya hiç vakti olmamıştı. Yir-
mi üç yaşına geldiğinde yarışmalarda piyano çalmak için
Amcrika’daki tüm şehirleri gezmişti, ancak bu şehirlere
dair gördüğü şeyler otel odaları, prova odaları ve konser
salonlarıydı. Sayısız erkekle tanışmıştı ama kısa bir dost-
luklardan fazlası için asla zamanı olmamıştı. Burslar ve
ödüller kazanmıştı ama kendisine fazladan yük olan yarı
zamanlı bir işte çalışmadıkça tüm masraflarını karşılamak
için hiçbir zaman yeterli parası olmamıştı.
Yine de hayatının büyük bir bölümünü müziğe ada-
dıktan sonra böyle düşünmek, farklı bir kariyer uğruna
her şeyi kenara atmak ona çok yanlış geliyordu. Babasının
rahatsızlığının yanı sıra ödenmeyi bekleyen, faizi işleyen
faturalar onu bir süredir ertelediği kararı vermeye zorla-

474 views

GOOGLE GELEN ARANMALAR: